Yazı Tarihi: 06.01.2013
Mehmet Yılmaz'ın bu yazısını çok sevdim

 

Mehmet Y. YILMAZ

myy@hurriyet.com.tr

5 Ocak 2013

 

Anna Karenina

TIME dergisinin 2007 yılında çağdaş 125 yazar arasında yaptığı bir ankette Tolstoy’un Anna Karenina isimli romanı “Bütün zamanların en iyi on kitabı” listesinde birinci sırayı almıştı. (Merak edenler için bu liste yazının altında yer alıyor.)

Roman defalarca filme de çekildi, en son çekilen film de şu anda Türkiye’de de vizyonda.
İlk Anna Karenina’yı perdede Vivien Leigh canlandırmıştı, son Anna Karenina olmak da Keira Knightley’ye kısmet oldu.
Henüz son filmi izlemedim ama şu ana kadarki Anna Kareninalar içinde benim favorim Sophie Marceau’dur. Buğulu gözleri, yarı aralık etli dudakları, iyi davranmazsan hemen kırılıp küsecekmiş gibi duruşuyla gerçek Anna gibi geliyor bana.
Rusya’da sokaklarda gezerken, özellikle de bir trenin penceresinden istasyonda bekleşenlere bakarken gözlerim onu arar nedense.
Moskova’da Tolstoy’un yaşadığı ve şimdi müze olarak kullanılan büyük bir bahçe içindeki eve de birkaç kere gittim. Büyük yazarın yaşadığı atmosferi hissetmeye çalışırken, aklımda yine Anna vardı.
Eşi Sofya şöyle demiş: “Eğer Tolstoy, kadınları yazdığı kadar iyi tanımış olsaydı, onunla çok mutlu bir hayatımız olurdu”.
Onu böyle söyleten şey sanıyorum evliliklerinin kötü gitmiş olmasıdır. Kızının piyano öğretmeniyle büyük bir aşk yaşadığını biliyoruz. Acaba piyano öğretmeni sevgilisi de nikâhlı karısı gibi mi düşünüyordu? Bunu bilemiyoruz.
Bu yıl Anna Karenina’nın yazılışının üzerinden 140 yıl geçmiş bulunuyor.
Ve 140 yıl sonra bile yeniden filmlere konu olabiliyor, defalarca okunabiliyor.
La Rochefoucauld, aşk romanları olmasa aşkın bilinemeyeceğini söylemiş.
Evet, insan ruhunu kavramaya ve anlatmaya çalışan sanat eserleri olmasaydı, birçok insani yönümüzü bugünkü kadar iyi tanımlayamazdık.
Bu yüzden roman okumayan bir insanın, kendisini ve çevresini tanıyıp anlayabilmesinin de olanaksız olduğunu düşünürüm. Hiç kitap okumamayı bir tür övünme gibi ortaya koyanlara da şaşırırım.
Neyse, konumuz bu değil bugün zaten.
Meselemiz şu: “Hayatımın kadını” Anna Karenina neden intihar etti? Tolstoy, Anna’yı sisli bir kış günü bir trenin altına atmasaydı roman bitmeyecek miydi?
Kuşkusuz ki Anna’yı altına attığı trenin içine bindirip uzak bir kente gönderebilir, romanı da orada bitirebilirdi.
Ama o zaman biz romandaki gerçekliği bugün algıladığımız şekilde algılayabilir miydik? Kuşkusuz ki bu son bize hiç inandırıcı gelmezdi.
Fırtınalı bir aşk ilişkisinin sonunda, taraflardan biri elini kolunu sallayarak kolayca çekip gidebilir mi?
Okurken eminim size de komik geliyordur böyle bir son.
Düşünün Anna trene binmiş, Paris’e ulaşmış, George V oteline yerleşmiş, elinde şampanya kadehi o parti senin, bu parti benim geziyor! “Gökte parti var” diyene “Merdivenim nerede” diye soruyor.
İşte o zaman kimse o romandaki aşkın gerçek bir aşk olduğuna inanmazdı.
Âşıkların, aşk ilişkisini eşitsiz bir şekilde yaşadıklarına inandıklarını biliyoruz.
Her biri kendisinin, karşısındakini sevdiğinden daha az sevildiğine inanır.
Aşkın iki tarafından birisinin daha çok fedakârlık yapmak zorunda kaldığı, aşkına karşılık alamadığı, kendi sevgisi oranında sevilmediğine dair bir inançtır bu.
Geçen haftaki yazımı okuduysanız hatırlarsınız, bunun aşk ilişkisini zehirlediğini ve “ikili delilik” diye tanımladığımız sürece geçişi hızlandırdığını düşünürüm hep.
Neden âşık kişi, karşısındaki insanın kendisini, kendisinin onu sevdiği kadar sevmediği düşüncesine saplanıyor?
İnsanoğlu tekil bir yaratık da ondandır diye düşünürüm.
Herkesin sevgisini gösterme biçimi farklıdır. Bunu göstermeyi hiç başaramayanların bile olduğunu biliyoruz.
Aşkı göstermenin, ortaya koymanın tek bir yolu yok. Tek bir yolu olmadığı için de taraflardan birisi her zaman o korkunç şüpheyi içinde taşıyor, giderek büyütüyor.
Yapılmasını beklediği bir davranışın yapılmaması, söylenmesini umduğu tek bir sözcüğün söylenmemesi insanın içinde büyük fırtınalara yol açabiliyor ve bu fırtınanın yarattığı yıldırımlar bir ilişkiyi yakıp kül edebiliyor.
Anna Karenina öyle bir aşk yaşıyordu ki Rus aristokrasisinin açgözlü ahlaksızlığının çevrelediği dünyada tek başınaydı.
Vronski ise bir erkek olarak yine aynı aristokrat çevrede hem aşkını yaşayabiliyor, hem de başka kadınlarla operalara gitme hakkını kendisinde görebiliyordu.
Evet, Anna, Vronski’nin yaşamının en önemli bölümüydü ama adı üzerinde önemli de olsa “bölümüydü”, tümü değil.
Yani Anna’nın “daha az sevildiğine” inanması için her şart mevcuttu.
Çılgınca seven her âşık kadın gibi bitmek bilmez hezeyanlar ve aşk sanrıları içinde kıvranıyor, Kont’un kendisinden ayrı geçirdiği her dakikadan artık sevilmediği sonucunu çıkarıyordu.
Sevdiği adamın, kendi ölümünün ardından savaşa gitmek için gönüllü yazıldığını ve orada kendini öldürtmek için her şeyi yaptığını bilebilseydi Anna da ölümü aklından bile geçirmeyecekti.
Sonuç olarak söyleyeceğim şu ki, arkadaşlar aşkınızın değerini bilin. Her zaman ele geçebilen bir şey değil ve bir kere bulduysanız onu bulduğunuzu göstermek için elinizden geleni yapın.

Bütün zamanların en iyi on kitabı

1 – Anna Karenina (Lev Tolstoy)
2 – Madame Bovary (Gustave Flaubert)
3 – Savaş ve Barış (Lev Tolstoy)
4 – Lolita (Vladimir Nabokov)
5 – Huckleberry Finn’in Maceraları (Mark Twain)
6 – Hamlet (William Shakespeare)
7 – Muhteşem Gatsby (F. Scott Fitzgerald)
8 – Kayıp Zamanın İzinde (Marcel Proust)
9 – Öyküler (Anton Çekov)
10 – Middlemarch (George Eliot)

 

En çok okunan yazılar
QR Code
E-Bülten
Duyurularımızdan haberdar olmak için mail listeme üye olabilirsiniz.
Instagram
Hakkımızda Haberler
Twitter